SOMA — Türkiye’de neredeyse hangi şehre baksanız, çok geçmeden doğanın bağrında açılmış derin yaralarla karşılaşırsınız. İnşaat sektörüne kireçtaşı, mermer ve çakıl sağlamak için tepeler, vadiler ve kanyonlar hoyratça oyuluyor. Anadolu’nun en simgesel doğal alanları ise altın ve nadir toprak elementleri uğruna, geride zehirli atıklar bırakan devasa maden ocaklarına dönüşüyor.
Geçtiğimiz yıl maden mevzuatında yapılan kapsamlı düzenlemelerin ardından, bu tür manzaraların Türkiye genelinde yayılması bekleniyor. Daha önce koruma altında bulunan ormanlar, tarım arazileri ve köyler şirketlerin madencilik faaliyetlerine açılmış durumda.
Ankara’daki yetkililer, bu hamlenin yabancı sermayeyi çekmek, ihracatı artırmak ve durağanlaşan ekonomiyi canlandırmak için gerekli olduğunu savunuyor. Ancak çevreciler ve aktivistler, sürdürülebilir olmayan madenciliğin önünün açıldığı ve bunun Türkiye’nin doğal alanları ile kırsal geçim kaynaklarına ciddi zarar verebileceği konusunda uyarıyor.
“2050’ye kadar bu hızla gidersek, Türkiye’nin madenleri çok büyük oranda zaten yok edilmiş olacak,” diyen Polen Ekoloji Kolektifi’nden araştırmacı Levent Büyükbozkırlı ekliyor: “Köylerin yaşam bilgisini, geçim ekonomisini yok ediyorsunuz. Tamir edilemeyecek, geri dönülemeyecek büyük zararlar veriyorsunuz. Sadece doğa da değil, coğrafyayı yok ediyorsunuz.”

Toprağın altındaki servet
Türkiye, dünyanın en fazla mineral çeşitliliğine sahip ülkeleri arasında yer alıyor. Bazı jeolojik araştırmalar, toprak altında hâlâ 3,5 trilyon dolarlık maden rezervi bulunduğunu tahmin ediyor. Turkey recap’in hükümet verilerine dayanarak yaptığı hesaplamalara göre bu potansiyeli değerlendirmek amacıyla 2024’ten bu yana 1,4 milyon hektarı aşkın arazi maden ihalelerine açıldı.
Kıbrıs adasının 1,5 katı büyüklüğüne ulaşan bu alana, yasadışı veya ihalesiz yürütülen sayısız maden operasyonu ise dahil değil. Büyükbozkırlı, şirketlerin bu arazinin yaklaşık yarısı için şimdiden maden ruhsatı satın aldığını Turkey Recap’e aktardı.”
Bu ihaleler, çevre mevzuatını törpüleyen ve karar alma yetkisini cumhurbaşkanlığında merkezileştirerek madencilik faaliyetlerini hızlandıran tartışmalı 2025 yasası ve süregelen düzenlemelerin ardından hayata geçti.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar, Kasım 2025’teki bütçe görüşmelerinde, “TBMM bu yıl tarihi bir madencilik kanununu geçirdi. Kanunu kurgularken yatırımları cazip hale getirmemiz lazım dedik,” sözleriyle reformu savundu.
Sektör temsilcilerine göre bu reformlar maden ihracatını hızlandırıyor. 2026’da 10 milyar doları aşması beklenen ihracat rakamı, 2024 seviyesinin neredeyse iki katına karşılık geliyor. Bu büyüme, enerji ve maden ithalatının yaklaşık yüzde 40’ını oluşturduğu kronikleşen dış ticaret açığını daraltmaya yardımcı olabilir.
“Türkiye bu vizyonla, yıllık altın üretimini 28 tondan 100 tona yükseltmeyi amaçlıyor. Bayraktar, hedeflenen bu üç katlık artışın ‘insan sağlığı ve çevreden taviz vermeden’ hayata geçirileceğini vurguladı. Türkiye ayrıca; elektrikli araçlar, savunma sanayii ve temiz enerji için kritik öneme sahip nadir toprak elementlerinde de ana üreticilerden biri olma niyetinde. Ancak bazı çevreler bu beklentilere temkinli yaklaşıyor.
Ekonomist Mustafa Sönmez, Turkey Recap’e yaptığı değerlendirmede nadir element iddialarına şüpheyle yaklaşarak şunları söylüyor: “Nadir element bir şehir efsanesi. Böyle bir şey olsa niye bugüne kadar beklenilsin? Özetle ortada kuru gürültüden fazla bir şey yok; madencilik adı altında doğaya verilen büyük bir zarar var. Onlar da zaten inşaat için taş ve mermer ağırlıklı.”

Çevresel tehditler
Bu yıl ihaleye açılan maden sahalarının neredeyse tamamı taş ocakları ve metalik cevher faaliyetlerine ayrılmış durumda. Altın ve nadir toprak elementlerini de içeren yaklaşık 500 IV. Grup maden ruhsatı 2026’da satışa çıkarıldı. İhale edilen bu ruhsatlar, toplamda neredeyse İstanbul’un yüzölçümü büyüklüğünde bir alanı kapsıyor.
IV. Grup maden sahaları, Türkiye’nin en değerli rezervlerini barındırıyor; ancak bunun bedeli ağır. Çıkarım süreci; yoğun su tüketimi, açık ocak işletmeciliği ve toksik çamurun depolandığı atık havuzlarını gerektiriyor. Üstelik düşük tenörlü cevherden altın elde etmek için en yaygın yöntem siyanür kullanımı.
Bağımsız Maden-İş Sendikası temsilcisi Başaran Aksu, Turkey Recap’e yaptığı açıklamada, “Siyanür kullanılan bir maden; çevre, doğa ve bölgede yaşayan her canlı için çok ciddi bir yaşamsal tehlike arz ediyor,” dedi. Aksu, bu risklerin Türkiye’nin yetersiz iş sağlığı ve güvenliği mevzuatı ile çevre denetimlerindeki boşluklar nedeniyle daha da katlandığını vurguladı.
2024 yılında Erzincan’ın İliç ilçesindeki bir altın madeninde liç yığını kayması sonucu dokuz işçi hayatını kaybetti ve tahminen 10 milyon metreküp siyanürlü toprak Fırat Nehri’nin bir koluna karıştı. Oysa faciadan yalnızca birkaç ay önce bölgede yapılan rutin devlet denetiminde hiçbir sorun saptanmamıştı.

Satışa çıkarılan parsellerin büyük bölümü nehirlerin, tarım arazilerinin, meraların ve zeytin bahçelerinin üzerinde yer alıyor. Maden parsellerinin birçoğu büyük yerleşim alanlarının hemen yanı başında bulunurken, doğrudan bu bölgelerin içinde kalan pek çok köy ise yakın gelecekte kamulaştırmayla yüz yüze gelebilir.
Kaz Dağları’nda Türkiye’nin önde gelen altın ihracatçılarından Ahlatcı Holding, geçen ay yaklaşık 3 bin futbol sahası büyüklüğünde bir alan için maden ruhsatı edindi. Holding, yeğeni AKP Çorum milletvekili Yusuf Ahlatcı olan Ahmet Ahlatcı’ya ait.
Kaz Dağları eşsiz doğal güzelliğiyle tanınmasının yanı sıra Homeros’un İlyada destanında Zeus ve diğer tanrıların, hemen yakındaki Çanakkale ilinde gerçekleşen Truva Savaşı’nı izlediği yer olarak da geçiyor.
Yusuf Ahlatcı, koruma altındaki alanları madenciliğe açan yasa teklifine oy veren milletvekilleri arasında yer aldı. Bu yeni yasa, Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) sürecini olumlu sonuç verecek biçimde yönlendirerek sistemi daha da işlevsiz kıldı.
Çevre avukatı Arif Ali Cangı, Turkey Recap’e yaptığı değerlendirmede, “Mevcut madencilik politikasının sürdürülebilir olmayacağını düşünüyorum. Zira denetimsiz, hoyratça verilen izinlerle her yer madenciliğe açılıyor” dedi.

Öte yandan Levent Büyükbozkırlı, bu maden girişimlerini yargı yoluyla durdurmanın da giderek zorlaştığını vurguluyor:
Büyükbozkırlı, hukuki mücadelenin geldiği noktayı şu sözlerle özetliyor: “Büyük oranda kazandığımız davaları bile artık kaybetmeye başladık. Önce kazanıyoruz, sonra temyize gidiyorlar. Bir şekilde arkadan dolaşıp kararları bypass ediyorlar. Sistem, bu engelleri aşmak için bir sürü yeni mekanizma geliştirdi.”
Buna madenleri ÇED zorunluluğundan tamamen muaf tutan bir boşluk da dahil; bu düzenleme şirketlerin gerekli bilimsel değerlendirme yapılmadan faaliyete geçmesinin önünü açıyor. Polen Ekoloji Kolektifi’nin verilerine göre Türkiye’deki madenlerin büyük çoğunluğu ÇED belgesine sahip değil.
Polen Ekoloji Kolektifi’nden araştırmacı Derya Sever, Turkey Recap’e yaptığı değerlendirmede, “Projeler hiçbir şekilde bu değerlendirme sürecine dahil edilmiyor. Böyle olunca hem süreç hızlanıyor hem de halkın demokratik katılımı ve bilimsel etkiler göz önüne alınmadan projeye başlanıyor.”
Geçen ay İletişim Başkanlığı Dezenformasyonla Mücadele Merkezi, geniş arazilerin maden faaliyetleri için ruhsatlandırıldığı iddiaların reddetti.Yapılan açıklamada, madencilik faaliyetlerinin ülke yüzölçümünün yalnızca yüzde 0,18’ini kapsadığı ve tüm çalışmaların “önce insan, sonra çevre, sonra katma değerli madencilik” ilkesiyle yürütüldüğü savunuldu.
Sendika temsilcisi Aksu ise lisansların kağıt üstünde kaldığını belirterek sahada henüz büyük bir hareketlilik olmadığını şu sözlerle ifade etti: “Şu an yoğun bir ruhsatlandırma var ama pratik olarak bu düzeyde bir yatırım veya faaliyet yok. Sondaj yapılması, üretim tesislerinin kurulması ve yatırımların hayata geçirilmesi gibi adımlar henüz çok sınırlı.”
Sahadaki yansımalar: Soma
Madenciliğin bedelini en iyi bilen yerlerden biri Soma. Ege kıyılarına yakın tepelerin arasına kurulu bu ilçe, bir zamanlar dünyaca ünlü tütün tarlalarıyla tanınıyordu.
Tıpkı kendisinden önceki kuşaklar gibi bir tütün çiftçisi olmayı planlayan Süleyman Çetin, o yılları, “O zamanlar madene gitmek istemiyordu kimse,” sözleriyle anımsıyor. Ancak 2000’lerin başında ithal tütün harmanları piyasaya hâkim olup kömür ocakları da özelleştirilince, Çetin de bölgedeki pek çok erkek gibi madenden başka bir çıkış yolu bulamamış.
Bugün 40 yaşında olan Çetin, içine itildikleri bu süreci Turkey Recap’e şu sözlerle özetliyor: “Çiftçinin malı para etmeyince, emeği değerlendirilmeyince, para kazanamayınca sistem bizi madene yönlendirdi. Sistematik olarak madenci olduk.” Çetin artık tarla sürmek yerine, yerin metrelerce altında 35 tonluk devasa bir makineyle 6 metre genişliğinde kömür blokları kesiyor.
“Çetin’in Soma’nın geleceğine dair umudu oldukça az. Bölge halkının aktardığına göre, yakındaki termik santralde yakılan kömürden çıkan zehirli küller tarım arazilerini mahvederken, kanser vakalarının da artmasına neden oluyor. Bölge hastanesi ise emekli işçilerin yakasını bırakmayan solunum yolu hastalıklarını tedavi edecek uzman hekim kadrosundan yoksun.”
Kısa süre önce emekli olan madenci Durmuş Olgunsoy, “Pnömokonyoz gibi madenci hastalıklarımız var” diyor ve ekliyor: “Ama şu ana kadar benim bildiğim, resmî olarak tanısı konmuş bir meslek hastalığımız yok.” Olgunsoy, bu hayati durumun çoğu zaman sıradan bir “akciğer sorunu” olarak geçiştirildiğine de dikkat çekiyor.
Üstelik bölgedeki kömür rezervleri de yavaş yavaş tükeniyor. Eskiden madenciler ocağa ulaşmak için yer altı tünellerinde sadece 500 metre yürürken, bugün bu mesafe 3 ila 5 kilometreye kadar çıkmış durumda. Yerin dibine doğru inildikçe iş hem daha hantallaşıyor hem de tehlike boyutu katlanıyor; her saat tonlarca yeraltı suyu pompalanmak zorunda kalırken, derinlikle birlikte ölümcül metan gazı seviyeleri de tırmanıyor.
Bölgedeki en büyük felaket ise 2014 yılında yaşandı.13 Mayıs günü Soma’daki Eynez kömür madeninde çıkan yangın nedeniyle yüzlerce işçi yer altında mahsur kaldı. Aslında o gün o vardiyada olması gereken Olgunsoy, şans eseri bir gün önce izin almıştı. “Saat 14.30 sularında haberi alır almaz maden ocağına koştum,” diyor Olgunsoy. “Gittiğimde tam bir kaos vardı, bacalardan dumanlar yükseliyordu.”
Yaşanan dehşeti şu sözlerle anlatmaya devam ediyor: “Dumanın ulaşmadığı bölgelerdeki arkadaşlarımızı hemen tahliye ettik. Ancak dumanlı bölgedekilere bir türlü ulaşamadık. Yer altıyla telefon üzerinden irtibat kurmaya çalıştık ama nafile. Akşamüstü maskelerle içeri girebildik; arkadaşlarımızın cansız bedenleriyle karşılaştık orada... Yaşayan birilerini bulabilmek umuduyla cenazeleri bırakıp aramaya devam ettik.”

O gün yer altında 301 madenci can verdi. Facia, Türkiye’de kurumsal ihmal ile denetimsizliğin sembolüne dönüştü. Yaşananların ardından sokaklara dökülen ve “Kaza Değil, Cinayet” pankartları taşıyan kitleler sert polis müdahalesiyle, gaz bombası ve tazyikli suyla durdurulmaya çalışıldı. Aradan geçen yılların ardından, Mart 2026’da ise faciadan sorumlu tutulan kamu görevlilerinin yargılandığı dava zamanaşımı nedeniyle düşürüldü.
Soma’da da yeni parseller ruhsatlandırmaya açıldı ve genişleme çalışmaları sürüyor. Ancak Olgunsoy’a göre çalışma koşulları hâlâ iyileşmiş değil; şirketler yalnızca kâr peşinde koşuyor ve işçilik maliyetlerini her yerde kısmaya çalışıyor.
Olgunsoy, maden şirketlerinin çalışma koşullarını iyileştirmek yerine sadece kâr odaklı hareket ettiğini şu sözlerle dile getiriyor: “Yeni sahaları alan şirketler, ‘Bu iki asgari ücret ve işçilik maliyetleri bize çok ağır geliyor’ diyerek bunu düşürmeye çalışıyorlar. Amaçları, minimum işçi çalıştırıp daha fazla kâr etmek.”
Soma faciasının ardından yürürlüğe giren yasa, yer altındaki madencilere en az iki net asgari ücret tutarında maaş güvencesi tanımıştı. Ne var ki bu ücretler pratikte sık sık gecikiyor ya da hiç ödenmiyor. Ödenmeyen maaşlar nedeniyle geçen ay gerçekleştirilen ve son yılların en büyük madenci yürüyüşlerinden biri olan protestolarda gözaltına alınan Aksu, sahadaki durumu şu sözlerle özetliyor: “Zaten sorunsuz çalışan tek bir maden işletmesi bile yok gibi.”
“Üretmekten dolayı mesleğimi çok seviyordum,” diyen Olgunsoy ise ekliyor: “Devlete destek olduğumuzu bildiğimiz için kendimizle gurur duyuyoruz, mesleğimizle gurur duyuyoruz. Daha güzel şartlarda olabilirdik ama işte devletin bize verdiği değer bu kadarmış öyle diyelim.”
Stüdyo recap, Turkey recap’in içinden doğdu. Stüdyo recap hızlı gelişen Türkiye haber döngüsünü anlamlandırmanıza yardımcı olmak için kurulan ve Türkçe içeriklere yer veren bağımsız ve okuyucu destekli bir haber platformudur.
Stüdyo recap’in kadrosu, deneyimli parlamento muhabirleri Ceren Bayar, Yıldız Yazıcıoğlu, editör Günsu Durak ve dijital iletişim uzmanı Demet Şöhret’in bir araya geldiği 4 kişilik bir ekip.
Turkey recap ve Stüdyo recap; Turkey recap Medya Ajans Hizmet ve Tic. Ltd. Şti. bünyesinde yer alıyor.
Daha fazla bilgi, geri bildirim veya önerileriniz için bizimle iletişime geçin:
YouTube: @StüdyoRecap
İnstagram: @studyorecap
Twitter: @studyorecap
Tiktok: @stdyo.recap
LinkedIn: Stüdyo recap
Bu makale, Heinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliği desteğiyle hazırlanan Türkiye’nin iklim yönetişimi odaklı rapor serisinin bir parçası olup, hiçbir şekilde Heinrich Böll Stiftung’un görüşlerini yansıtmaz.





