
İSTANBUL — Dünyanın dört bir yanında çevre aktivistleri doğa koruma çalışmaları nedeniyle giderek daha fazla hedef haline geliyor; Türkiye’de de durum farklı değil. Bu baskıların en ağır örnekleri ise; tümü yerel aktivizm veya gazetecilikle uğraşan Metin Lokumcu, Reşit Kibar, Hakan Tosun, Ayşin Büyüknohutçu ve eşi Ali Ulvi Büyüknohutçu’nun ölümüyle sonuçlandı.
Bununla birlikte, İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (Human Rights Watch) yeni raporuna göre, çevresel açıdan hassas bölgelerdeki projelere karşı mücadele eden aktivistlerin keyfi gözaltına alınma ve haklarında dava açılması riski de giderek artıyor.
Aktivistler sıklıkla kamu görevlilerine direnmek ve yasa dışı toplantılara katılmakla, bazı durumlarda ise bir "terör örgütüne" üye olmak veya örgütle bağlantılı bulunmakla suçlanıyor. Benzer suçlamalar; gazeteciler, avukatlar, insan hakları savunucuları, feministler ve LGBTİ+ topluluğu mensupları da dâhil olmak üzere kamusal alanda muhalefetini dile getiren diğer kesimlere karşı da kullanılıyor.
Çevre hukuku alanında uzmanlaşmış avukat İpek Sarıca, Turkey recap’e yaptığı açıklamada, “Bunun sebebi, sağlıklı bir çevrede yaşama hakkının yalnızca çevre korumaya ilişkin maddi bir haktan ibaret olmamasıdır.” dedi. “Bu hak aynı zamanda bilgiye erişim, karar alma süreçlerine katılım, örgütlenme özgürlüğü, ifade özgürlüğü ve adalete erişim gibi temel insan haklarıyla da doğrudan bağlantılıdır.”
Türkiye önümüzdeki ay Antalya’da düzenlenecek BM iklim konferansı COP31’e ev sahipliği yapmaya hazırlanırken, yerel çevre aktivistleri ve hareketleri; çevre mücadelesini hükümet karşıtı bir protesto olarak değerlendiren yetkililerin giderek artan baskısıyla karşı karşıya.
Akbelen ormanı, İstanbul, Hatay ve Hasankeyf’teki son örneklerde, arazilerin kamulaştırılmasına odaklanan protestolar devlet müdahaleleriyle karşılaştı ve bu durum tartışmanın eksenini korumadan çatışmaya doğru kaydırdı.
Akbelen ve toprağı savunmanın bedeli
Kimi aktivistler zirve süresince Türk devletinin daha hoşgörülü davranacağını tahmin ederken, diğerleri ise yetkililerin bu yaz Ankara’daki NATO zirvesi öncesinde tanık olunan önleyici gözaltıları tekrarlamasından endişe ediyor.
Öte yandan, çevre mücadelesinde öne çıkan bazı aktivistler hâlihazırda baskı ve yargı süreçleriyle karşı karşıya. Bunlar arasında, kömür madenine yer açmak amacıyla ailesinin arazisindeki zeytin ağaçlarının kesilmesini protesto eden Esra Işık da bulunuyor.
6 Temmuz 2026’da görülen davanın dördüncü duruşmasında Işık, “görevi yaptırmamak için direnme” ve “kamu görevlisine hakaret” suçlarından mahkûm edildi. Kendisine 2 yıl 1 ay hapis cezası ve 44.200 Türk lirası adli para cezası verildi. Bu karar, Işık’ın 42 gün boyunca tutuklu kalmasının ardından geldi.
Işık, Türkiye’nin güneybatısındaki Muğla ilinde genişleyen bir kömür madenine karşı Akbelen devlet ormanını ve bitişiğindeki tarım arazilerini koruma hareketinin simgesi haline geldi. Maden bugüne kadar 74 hektardan fazla ağaçlık alanın yok edilmesine yol açtı. Ayrıca sekiz köyü ortadan kaldırdı ve 50 köyün daha etkilenmesi bekleniyor.

7554 Sayılı Kanun: Madencilikte hızlandırılan izin süreçleri
2024 yılından bu yana madenciliğe ayrılan 1,4 milyon hektardan fazla alan ihaleye çıkarıldı. Madencilik faaliyetlerini ve bunların yol açtığı ekolojik tahribatı sınırlandırmak, Türkiye'deki çevre mücadelesinin başlıca hedeflerinden biri.
Buna karşın hükümet, 7554 Sayılı Kanun ile maden ruhsatlandırma ve geliştirme süreçlerini hızlandırdı. 2025 yılında yürürlüğe giren yasa, madencilik faaliyetlerini düzenleyen şartları değiştirdi ve yeni maden sahalarının açılmasına yönelik izin süreçlerini kolaylaştırdı.
7554 Sayılı Kanun, zeytinliklerin korunmasına dair hükümlerin yeni yasayla geçersiz kılınması nedeniyle Akbelen bölgesi üzerinde doğrudan sonuçlar doğurdu. Bu düzenleme zeytin ağaçlarının sökülmesini yasallaştırdı ve çevre köylerdeki 679 özel mülkiyete ait parsel için acele kamulaştırma yolunu açtı.
Bugün, Limak Holding ile IC İçtaş ortaklığı olan YK Enerji, Yeniköy ve Kemerköy termik santrallerine linyit kömürü sağlayan madeni işletmeyi sürdürüyor.
Aktivist Neşe Tuncer, Turkey recap’e yaptığı açıklamada, “Toprağın tahrip edilmesi ve maden ocaklarının açılması doğrudan gıda güvenliği meselesiyle bağlantılı; çünkü bölge eninde sonunda tarım endüstrisine bağımlı hale gelecek. Geçmişimizi ve geçim kaynaklarımızı elimizden alıyorlar.” ifadelerini kullandı.

Şahintepe ve İstanbul’un doğal çevresini korumak
Çevre mücadeleleri yalnızca kırsal alanlarla sınırlı değil. Kanal İstanbul projesi, gündeme geldiği 2011 yılından bu yana yerel aktivistlerin ve bilim çevrelerinin tepkisiyle karşılaşıyor.
Proje yetkilileri, Karadeniz ile Marmara Denizi arasındaki 45 kilometrelik yapay kanal projesinin, Boğaz’daki yoğun gemi trafiğini başka bir yöne kaydıracağını belirtiyor. Ancak projenin inşası, megakente su sağlayan ormanların ve su havzalarının bulunduğu İstanbul’un batı ilçelerindeki daha geniş çaplı bir kentsel dönüşüm ve imar projesinin parçasını oluşturuyor.
İnşaattan en çok etkilenen mahallelerden biri olan Şahintepe’de mahalle sakinleri, evlerini korumak ve hukuki güvenceler elde etmek için düzenli toplantılar düzenliyor. Mahalledeki bazı evler şimdiden yıkılmış olsa da, avukatlar, yerel halk ve çevre örgütleri yeni yıkımların ve mağduriyetlerin önüne geçmek adına birlikte çalışıyor.
Bölge sakini ve aktivist Aslan Şencan, Turkey recap’e, “Bir yandan evlerimizin yıkılmasını engellemeye çalışıyoruz, diğer yandan da kanal Sazlıdere Barajı’nı ve diğer içme suyu kaynaklarını etkileyeceği için İstanbul’un su varlıklarını koruma mücadelesi veriyoruz.” dedi.
Türkiye'de çevre mücadelesinin geçmişi
Türkiye’de modern çevre hareketi 1980’lerde ortaya çıktı. Bu dönem, siyasi örgütlenmeyi baskı altına alan ve çevre kuruluşlarını güçlerini birleştirip ortak hedeflere odaklanmaya mecbur bırakan bir askeri darbenin ardından şekillendi.
Çevre mücadeleleri 1990’larda da devam etti; ancak Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) 2002’de iktidara gelmesiyle birlikte kamu yatırımlarına ve altyapı projelerine çok daha fazla öncelik verildi.
Uygulamalı Türkiye Araştırmaları Merkezi (CATS) tarafından yayımlanan Türkiye’nin Otoriter Ekolojik Yönetişimi başlıklı yeni rapora göre, birbiriyle kesişen bu dinamikler Türkiye’de serbestleşme ve özelleştirme süreçlerini ivmelendirdi.
Raporun yazarı Sinem Bal, “Devlet giderek ruhsat veren, denetleyen ve kolaylaştıran bir aktör konumuna gelirken, özel şirketler elektrik santrallerine, hidroelektrik tesislerine, jeotermal kaynaklara ve maden yataklarına erişim sağladı.” diye yazıyor.
Bal, bu modelin 2018’de hayata geçirilen cumhurbaşkanlığı hükümet sistemiyle birlikte daha da pekiştiğini ve “özel sektörün, giderek daha merkeziyetçi hale gelen bir yürütme yapısı içinde faaliyet göstererek rolünü genişlettiğini” belirtiyor.
Bal, devletin kamu rızası yerine kalkınmayı öncelemesinin yalnızca merkeziyetçi yapısıyla değil, Türkiye’nin Aarhus Sözleşmesi’ne taraf olmamasıyla da ilişkili olduğunu savunuyor.
Sözleşmenin “çevresel bilgiye erişimi, kamu katılımını ve yargıya başvurma hakkını güvence altına aldığını” ifade eden Bal; hükümetin başlangıçta AB adaylığı sürecinin bir parçası olarak katılıma sıcak baktığını belirtmesine rağmen, o tarihten bu yana her iki kulvarda da ilerlemenin durma noktasına geldiğini aktarıyor.
Dikmece ve kadınların dayanışması
Dikmece, 6 Şubat 2023 depremlerinden en ağır etkilenen yerlerden biri olan Antakya yakınlarındaki dağlık bölgede yer alan bir köy.
Felaketten bir ay sonra iş makineleri, depremzedelerin barınması amacıyla inşa edilecek yeni konutlara yer açmak üzere köyün tarım arazilerine girdi.
Dikmece, bahçelerinde meyve ağaçları bulunan müstakil evlerde insanların yaşadığı yaklaşık 4.000 nüfuslu bir köydü. Şimdiyse Toplu Konut İdaresi (TOKİ) tarafından inşa edilen 30.000’den fazla tek tip dairenin bulunduğu bir şehre dönüştürülmek üzere.
İmar planlarının devreye girmesiyle birlikte yerel kadın grupları, feminist örgüt Mor Dayanışma’nın desteğiyle topraklarındaki inşaata karşı direnmek üzere harekete geçti. Topraklarını korumak için nöbet çadırları kuran kadınlar, biber gazı ve göz yaşartıcı gaz kullanan kolluk kuvvetlerinin müdahalesiyle karşılaştı.
Bölge sakini ve aktivist Meryem Kutlu, “Diğer kadınlardan çok şey öğrendim ve birlikte mücadele etmek çok güçlendiriciydi. Mor Dayanışma’nın ve feminizmin sürece dâhil olması bizi güçlü hissettirdi. Daha önce burada böyle bir örgütlülük yoktu.” dedi.
Dikmece’de olduğu gibi yerel düzeydeki çevreciler de faaliyetleri daha etkin izlemek ve eylemler örgütlemek amacıyla ülke çapındaki sivil toplum kuruluşlarının deneyimlerinden faydalandı. Yurttaşların eylemlere öncülük etme kapasitesindeki bu artış, polis müdahalelerinin de artmasına yol açtı.
Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın (TİHV) 2025 İnsan Hakları İhlalleri Raporu’na göre güvenlik güçleri, Ocak-Kasım 2025 döneminde Türkiye genelinde en az 245 gösteriye müdahale etti. Bu müdahalelerin 11’i çevre ve kent haklarına ilişkin protestolarla bağlantılıydı. En az 26 kişi gözaltına alındı, bir kişi ise yaralandı.
Hasankeyf ve aktivistlerin hukuki araçları
Dicle Nehri kıyısında 12.000 yıllık bir yerleşim yeri olan Hasankeyf, Türkiye’nin güneydoğusundaki Ilısu Barajı’nın inşası nedeniyle 2020 yılında sular altında bırakıldı. Türkiye'nin Suriye ve Irak sınırlarının kuzeyinde, nehrin yukarı kesiminde inşa edilen baraj, bölgeyi kalkındırmayı hedefleyen bir dizi hükümet politikasından oluşan Güneydoğu Anadolu Projesi’nin (GAP) bir parçası niteliğinde.
IIlısu Baraj Gölü'nün oluşturulması için yaklaşık 50 bin kişi başka yerleşimlere taşınırken bazı tarihî yapılar da yeni alanlara nakledildi. Bugün antik Hasankeyf kenti suyun altında. Onun yerine yakınlarda yeni, yapay bir kent inşa edildi; ancak sakinleri iş imkanlarının yetersizliği nedeniyle büyük şehirlere göç etmek zorunda kaldı.
Eski bir Hasankeyf sakini olan ve artık yeni köyde sadece hafta sonlarını geçiren Mehmet, “Burada kalanların çoğu emekliler ve toplumsal doku tamamen kayboldu. Eskiden insanlar tarım ve balıkçılıkla uğraşırdı. Hatta bölgede bu yöreye özgü yerli bir balık türü vardı, o da artık yok oldu.” dedi.
Hasankeyf’in sular altında bırakılması uluslararası alanda tepkilere yol açmıştı. Avrupa Parlamentosu, Türkiye’nin Ilısu Barajı inşaatına devam etmesinden üzüntü duyduğunu belirterek projenin “yıkıcı sosyal, çevresel ve siyasi etkileri” olacağını vurgulamıştı.
Kalkınma ve madencilik/kaynak çıkarma projelerinin hız kesmeden süreceği öngörülürken avukat İpek Sarıca, çevre aktivistlerinin de kampanya stratejilerini aynı doğrultuda iyileştirmeleri gerektiğini ifade etti.
Sarıca, “Çevre mücadelesinde hukuki yol, yalnızca bir proje başladıktan sonra dava açmaktan ibaret değildir,” dedi. “Bilgi edinme hakkının kullanımı, idari başvurular ve şikayetler, çevresel zararların kayıt altına alınması, gerektiğinde suç duyurusunda bulunulması ve nihayetinde idari işlemlerin yargı denetimine taşınması birbirini tamamlayan mekanizmalardır.”
Stüdyo recap, Turkey recap’in içinden doğdu. Stüdyo recap hızlı gelişen Türkiye haber döngüsünü anlamlandırmanıza yardımcı olmak için kurulan ve Türkçe içeriklere yer veren bağımsız ve okuyucu destekli bir haber platformudur.
Turkey recap ve Stüdyo recap; Turkey recap Medya Ajans Hizmet ve Tic. Ltd. Şti. bünyesinde yer alıyor.
Daha fazla bilgi, geri bildirim veya önerileriniz için bizimle iletişime geçin:
YouTube: @StüdyoRecap
İnstagram: @studyorecap
Twitter: @studyorecap
Tiktok: @stdyo.recap
LinkedIn: Stüdyo recap
Bu makale, Heinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliği desteğiyle hazırlanan Türkiye’nin iklim yönetişimi odaklı rapor serisinin bir parçası olup, hiçbir şekilde Heinrich Böll Stiftung’un görüşlerini yansıtmaz.











