“2026 yılı tahminleri” dosyasıyla yeni yılı karşılama zamanı geldi. Alanında uzman isimlere, Türkiye’nin iç ve dış gelişmelerine dair 2026 tahminlerini sorduk. Aşağıda yer alan cesur tahminleri, bizim kadar değerli bulacağınızı umuyoruz.
Stüdyo recap olarak bizim bize dair 2026 öngörümüz ise yeni yılda okuyucu destekli bağımsız gazetecilik için çalışmaya ve üretmeye devam edeceğimiz.
Sade, nitelikli ve sahadan haberler için; kaotik haber ortamına panzehir olan Stüdyo recap’e abone olmayı, beğenmeyi ve haberlerimizi paylaşmayı unutmayınız.
İyi yıllar!
İÇ SİYASET
Seren Selvin Korkmaz, IstanPol Enstitüsü Kurucu Ortağı ve Direktörü
Türkiye’deki iktidar bloğu için 2026 yılı, seçmene ulaşma yılından ziyade, otokratik koşullar altında bir siyasi dizayn yılı olarak işlev görecek. Rejim, seçimlere politika tartışmaları veya toplumsal mobilizasyon yoluyla hazırlanmak yerine; siyasi alanın kendisini hukuki, kurumsal ve zorlayıcı araçlarla şekillendiriyor.
Devam eden İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve İmamoğlu davaları, hükümetin CHP’yi itibarsızlaştırmaya ve felç etmeye çalıştığı merkezi araçlar olmaya devam edecek. Bu yargısal baskıların, rejimin CHP üzerinde itibar kaybı ve örgütsel yorgunluk yaratma stratejisine hizmet ederek yoğunlaşması muhtemel.
Aynı zamanda, yeni Kürt süreci etrafındaki tartışmalar, olası yasal ve anayasal değişikliklerle birlikte siyasi alanı yeniden yapılandırmaya devam edecek. Süreç, muhalefeti şimdiden rakip bloklara ayırmış durumda.
Son olarak medya figürlerini, iş çevrelerini ve aktörleri hedef alan son operasyonlar, daha geniş bir rejim içi konsolidasyon stratejisine işaret ediyor. Hükümet, hem ekonomik hem de siyasi alanlar üzerindeki yargı kontrolü aracılığıyla parti disiplinini yönetirken özerk güç merkezlerine alan tanımıyor.
Bu dinamikler, 2026’nın krize meyilli, çatışmalı ve belirleyici olacağını gösteriyor.
Seda Demiralp, İstanbul Işık Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü ve Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı
İç siyaseti şekillendiren baskın güç; derinleşen sinizm, adaletsizlik ve güvensizlik duygusu olacak. “İşlerin kötü gittiği” algısı artık sadece muhalif seçmenlerle sınırlı kalmayacak, aynı zamanda iktidar destekçileri tarafından da giderek daha fazla paylaşılacak. Adaletsizlikler, temel siyasi kaygı olarak ekonomik sorunların önüne geçecek. Ancak bu ortak karamsarlık, ortak bir siyasi yön üretmeyecek.
Siyasetin hükümet-muhalefet ayrımından ziyade, güçlü bir lider ile güvenilmez, parçalanmış bir toplum arasındaki karşıtlık üzerinden kurgulanması muhtemel. Hükümet tarafında bu durum, Erdoğan gibi bir “tek adam”dan başkasına güvenilemeyeceği inancını pekiştirebilir. Muhalefet tarafında ise benzer bir güvensizlik ortamı, kendi güçlü adam (dirençli ve güçle yüzleşmeye hazır görülen figürleri) arayışını besleyebilir.
2026 yılında AKP içindeki halefiyet tartışmaları da daha belirgin hale gelecek. Pek çok AKP seçmeni başlangıçta Bilal Erdoğan fikrini veya hanedanvari bir güç devrini reddedecek olsa da, Erdoğan tercihini açıkça belli ederse bu direnç zamanla yumuşayabilir.
Berk Esen, İstanbul Sabancı Üniversitesi Siyaset Bilimi Doçenti
Hükümet, ekonomiyi dengeleyerek aldığı desteği artırma çabalarına devam edecek. Erdoğan’ın bir kez daha cumhurbaşkanlığına aday olmasını sağlayacak anayasa değişikliklerine ilişkin tartışmalar da bekleyebiliriz.
Yönetici kadrolarda gerçekleşecek değişimlerin Erdoğan sonrası için nizami bir geçiş sağlaması ve gücün üst kademelerde daha da yoğunlaşması olası.
Muhalefet için 2026 yılı, 2027 sonbaharındaki potansiyel erken seçimlere hazırlık yılı olacak. En son parti kurultayının ardından Özel’in liderliğinin daha da pekişmesi bekleniyor. CHP içinde büyük bir iç kriz beklemiyorum.
Kürt hareketi için 2026, partinin giderek daralan seçeneklerle karşı karşıya kaldığı bir stratejik belirsizlik yılı olacak. Suriye’deki mevcut tıkanıklık ve hükümetten net bir taahhüt gelmemesi DEM Parti için ana riskler olmaya devam ediyor.
Müzakere sürecine yönelik yüksek sesli muhalefeti göz önüne alındığında, ılımlı milliyetçi İYİ Parti’nin Türkiye siyasetinde ana milliyetçi aktör olarak öne çıkması ve özellikle yaklaşan büyük kurultayının ardından bir miktar seçim desteği kazanması olası.
BARIŞ SÜRECİ
Ezgi Başaran, Oxford Siyaset Bilimi Öğretim Üyesi, gazeteci ve Angle, Anchor, and Voice bülteninin yazarı
Türkiye’nin Kürt sorunu, Türkiye içindeki gelişmelerden ziyade Suriye’de yaşanacaklara endeksli kalmaya devam edecek. Son raporlar, Şam ile SDG arasında bir anlaşmanın muhtemel olduğunu gösteriyor.
Böyle bir düzenleme kapsamında SDG, idari özerkliğini korurken üç ayrı tümen aracılığıyla Suriye ordusuna entegre edilecek. Anlaşma hem ABD hem de Türkiye’nin baskısı altında şekillenecek. Bu durum Ankara’yı tamamen tatmin etmeyecek.
Sahadaki gerçekler sürtüşme yaratmaya devam edecek ve gerilimlerin 2026 boyunca aralıklarla parlaması muhtemel. Ancak riskler tüm taraflar için çok yüksek; taraflar açık askeri çatışmayı huzursuz bir dengeyi yönetmekten çok daha maliyetli görüyor. Tehditler ve karşılıklı suçlamalar sürecek ancak bunların savaşa dönüşmesi pek muhtemel değil.
Bu bağlamda Öcalan’ın İmralı’da daha özgür koşullara geçmesi ve bölgedeki Kürt aktörlerle daha geniş bir iletişim kurmasına izin verilmesi bekleniyor. Nüfuzu genişledikçe İsrail, Kürt hareketinin bazı kesimlerini kendi yönüne çekmeye daha aktif bir şekilde çalışabilir.
Roj Girasun, Rawest Araştırma Direktörü
2026 yılı Türkiye açısından esas olarak dış politikanın yılı olacak. Bölgesel gelişmeler ve güvenlik başlıkları, iç siyasetin de ana belirleyenleri haline gelecek.
Bu çerçevede Kürt meselesi ve mevcut çözüm süreci de büyük ölçüde dış politika (Suriye) ekseni üzerinden ele alınacak; bölgesel denklem ve bölgesel tehdit algıları tartışmaların ana referans noktası olabilir.
Anayasa tartışmalarının 2026 itibarıyla daha görünür hale gelmesi muhtemel. Bu görünürlük, doğrudan bir anayasa yapım sürecinden ziyade, sürecin yönü ve iktidarın siyasal ihtiyaçlarına bağlı olarak şekillenecek.
Anayasa meselesi, siyasal gündemin kulislerinden kamuoyu önüne taşınabilir. Post Erdoğan dönemi daha güçlü şekilde tartışılabilir.
SURİYE POLİTİKASI
Sinem Adar, Alman Uluslararası Güvenlik İşleri Enstitüsü (SWP) Uygulamalı Türkiye Araştırmaları Merkezi’nin (CATS) Başkanı
Suriye, Türkiye’nin acil ve stratejik açıdan en sonuç doğuran dış politika dosyası olmaya devam edecek. Ankara, lehine bir ortak olarak gördüğü Şara yönetiminde bir devlet inşasına öncelik veriyor.
Türkiye için bu, Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasını ve Şam’ın şiddet araçları ile temel kaynaklar üzerinde kontrol sağlama çabalarının desteklenmesini, bu sırada ekonomik faaliyetlerin canlandırılmasını gerektiriyor.
Ankara’nın Suriye’de Trump yönetimiyle görünürdeki yakın uyumu, Şam’ın artan uluslararası tanınırlığı ve Sezar Yasası’nın (Caesar Act) iptali bu yönde atılmış adımlar olarak görülüyor. Yine de 2026 yılının çalkantılı geçmesi muhtemel.
Ankara için Şam ile SDG arasındaki müzakerelerin yavaş ilerlemesi, SDG ile Ankara ve Öcalan arasında devam eden silahsızlanma görüşmeleri arasındaki kopukluk ve SDG’nin geleceğine ilişkin belirsizlik, merkezi otoritenin pekiştirilmesinin önündeki başlıca engeller olmaya devam edecek.
Aynı zamanda İsrail ve Türkiye’nin yarışan ancak özünde benzer güvenlik kaygıları, Suriye’nin geçiş sürecini potansiyel olarak şiddetli bir çıkmaza hapsetme riski taşıyor. Esad’ın düşüşü başlangıçta Türkiye’nin manevra alanını genişletmesine yardımcı olsa da, 2026 Ankara’nın bunu sürdürme yeteneğini muhtemelen test edecek.
Aron Lund, İsveç Savunma Araştırma Ajansı (FOI) Kıdemli Analisti ve Century International Üyesi
10 Mart’ta Suriye’nin yeni yöneticisi Ahmed el-Şara, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile bir anlaşma imzaladı. Bu, pek bir şeyi çözmedi; bunun yerine yıl sonu için bir son tarih belirledi. Müzakereciler şimdi çatışmayı önlemek için çalışıyorlar. Şiddet olayları patlak verebilir ancak ben sonunda sürenin uzatılacağı düşüncesini taşıyorum.
SDG için zaman kazanmak asıl mesele; mevcut özerklik durumundan hoşnutlar. Şara hükümetinin de barış ve istikrara ihtiyacı var ancak sonsuza kadar bekleyemez. Suriye’nin bölünmesini engellemek istiyor ve SDG’nin petrol kuyularına ihtiyacı var.
Dış aktörler de büyük rol oynuyor. Şara’nın hamisi Türkiye, PKK bağlantıları nedeniyle SDG’nin saf dışı bırakılmasını veya ezilmesini istiyor. ABD birliklerinin çekilmesi her an bir krize yol açabilir.
Yurt içinde ise Şara’nın zafer sonrası balayı, siyasi becerisine eşlik edecek ekonomik bir mucize yaratmadığı takdirde 2026’da sona erecek. Gerilimler tırmandıkça, İslamcı-popülist kışkırtmalar hükümetini istikrarsızlaştırabilir, azınlık ilişkilerini daha da alevlendirebilir ve dış ortaklıklarını baltalayabilir.
Bu baskıları yönetmek zor olacak. Öte yandan Şara müthiş bir taktikçi olduğunu kanıtladı. Belki de bunu başaracak.
Amy Austin Holmes, Suriye üzerine yeni bir raporun yazarı ve Washington DC’deki Texas A&M Üniversitesi Bush Hükümet ve Kamu Hizmeti Okulu’nda Profesör
Suriye’yi güç kullanarak birleştirmeyi başaramayan Şara, 2026’da muhtemelen ekonomiye odaklanacak. Sarsıcı ekonomik krizi çözmek için göz ardı edilen şaşırtıcı derecede basit bir çözüm var: Kadınların iş gücüne katılımını desteklemek.
Bugün Suriye’de kadınların iş gücüne katılım oranı erkeklerde yüzde 62.8 iken kadınlarda sadece yüzde 13.3’tür. Dünya Bankası tahminlerine göre, eğer kadınlar erkeklerle aynı oranda çalışsaydı, Suriye’nin uzun vadeli kişi başına düşen gayrisafi yurt içi hasılası (GSYİH) yüzde 74’e kadar artabilirdi.
Ne yazık ki Şam’daki bazı yetkililer bu potansiyelin farkında görünmüyor ve kadınları ev dışında çalışmaktan açıkça caydırıyorlar ki bu ülkenin ihtiyacı olanın tam tersi.
Buna karşılık, Kürt liderliğindeki Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi (AANES), tüm zorluklara rağmen bir “Kadın Ekonomisi” yaratmayı hedefliyor. Arapçada “Al Iktisad al Marra”, Kürtçede ise “Aboriya Jin” olarak biliniyor. Özerk yönetim, hala Suriye’nin yaklaşık yüzde 30’unu kontrol ediyor ve Şam ile müzakereleri sürdürüyor.
Eğer Şara gücü paylaşmaya ve Kuzeydoğu’dan bir şeyler öğrenmeye istekli olursa, Suriye hem felç edici ekonomik krizini hem de siyasi parçalanmışlığını aşabilir.
RUSYA/UKRAYNA POLİTİKASI
Evren Balta, Özyeğin Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü ve Harvard Weatherhead Uluslararası İlişkiler Merkezi Misafir Araştırmacısı
Türkiye’nin 2026’daki NATO rolü iki mecburiyetle tanımlanacak. Doğu kanadındaki müttefik caydırıcılığı için vazgeçilmez kalmak ve Karadeniz’in daimi bir NATO-Rusya deniz temas bölgesi haline gelmesini önlemek.
Ukrayna konusunda temiz bir eksen kayması yerine süreklilik bekleyin. Türkiye, Ukrayna’nın egemenliğini ve savunma iş birliğini desteklemeye devam ederken çatışmasızlık ve gelecekteki olası görüşmeler için Moskova ile mevcut kanallarını koruyacaktır.
Bu dengeli duruş bir slogan değil. Bu, coğrafya, ticaret, enerji maruziyeti ve deniz güvenliğine dayanan bir risk yönetimi.
Karadeniz güvenliği için 2026’daki en muhtemel gidişat, dönemsel sıçramalarla devam eden bir dalgalanma. Savaş devam ederse dronlar, mayınlar ve elektronik müdahale kaynaklı deniz riskleri yüksek seviyede kalacak ve Türkiye olay yönetimi ile güvenli seyrüsefere öncelik verecek.
Eğer bir ateşkes olursa öncelikler doğrulama, mayın temizleme ve korumalı nakliye koridorlarına kayacak; burada bölgesel NATO kıyıdaş iş birliği ölçeklendirilebilir. Gerginlik tırmanırsa Türkiye boğaz yönetimini sıkılaştıracak, hava ve deniz savunmasını güçlendirecek ve sınırlı bölgesel görevleri zorlayacak. Tüm senaryolarda Ankara’nın başarısı müttefiklerle olan kriz iletişimine bağlı olacak.
Yörük Işık, İstanbul merkezli jeopolitik analist ve Bosphorus Observer yöneticisi
Karadeniz “ihtilaflı bölge” olmaya devam edecek. Ukrayna, Rusya’nın geleneksel deniz hakimiyetini altüst etmek için gelişmiş deniz yeteneklerini kullandı ancak Rusya, Karadeniz’i küresel nüfuzunu yaymak için gerekli stratejik bir “medeniyet merkezi” olarak görüp bölgesel hakimiyet peşinde koşmaya devam edecek.
Rusya füze saldırılarıyla Odesa bölgesindeki sivil limanları hedef almayı sürdürecek, Ukrayna ise Rus petrolünün deniz ticaretini aksatacak. Bu durum, Karadeniz rotalarını daha az güvenilir hale getirecek ve nakliye sigorta primlerini engelleyici seviyelere çıkaracak.
AB’nin önleyici bir jeopolitik yaklaşım gerektiren yeni Karadeniz Stratejisi, Rusya tarafından zorlanacak. Trump yönetiminin hatalı politikaları ile Kremlin’i yanlış okuması nedeniyle Rusya, askeri operasyonlarını Moldova’ya genişletmek için cesaret bulacak.
Boğazların kontrolü ile Türkiye kilit bir rol oynamaya devam edecek. NATO’nun odak noktası, geleneksel angajmandan kritik deniz altı altyapısını ve ticaret rotalarını hibrit tehditlere karşı korumaya kayacak.
Risklere rağmen Çin ve Hindistan, azalan ABD stratejik varlığı nedeniyle Karadeniz bölgesinde kendilerine ekonomik bir alan açmaya çalışacaklar.
Kerim Has, bağımsız Türk-Rus ilişkileri analisti
Ukrayna’da bir barış anlaşması sağlanana kadar hem Karadeniz’de savaşın tırmanması hem de Türkiye ile Batı’daki İngiltere liderliğindeki Rusya karşıtı blok arasında daha güçlü bir jeopolitik dayanışma görülmesi şaşırtıcı olmayacak. Öte yandan İstanbul, Ukrayna-Rusya müzakereleri için uygun bir mekan olmaya devam ediyor.
Bu arada Rusya’nın Güney Kafkasya’daki nüfuzu erimeye devam edecek. Gürcistan Ankara’nın bölgedeki stratejik ortağı olmaya devam ederken ve Ermenistan Türkiye’nin stratejik bir komşusu olma potansiyeline sahipken, Azerbaycan-Türkiye stratejik ittifakı derinleşecek.
Türk Devletleri Teşkilatı da Orta Asya’da Moskova için büyüyen bir baş ağrısı olacak. Blok içindeki ortak askeri tatbikatlar ve Türkiye’nin üye devletlere artan silah ihracatı muhtemelen Rusya için temel bir endişe kaynağı olacak.
Suriye’de Putin Lazkiye ve Tartus’taki Rus askeri üslerini korumayı hedefliyor. Belki Erdoğan bundan mutlu olmayacak ancak İsrail ile Suudi Arabistan ve BAE gibi önde gelen Körfez ülkeleri, Türk nüfuzunu dengelemek ve İran’ı caydırmak için Rusları hala Suriye’de görmek istiyor.
BÖLGESEL POLİTİKA
Nigar Göksel, Uluslararası Kriz Grubu Türkiye/Kıbrıs Proje Direktörü
2026 yılına, Ankara’nın eş zamanlı olarak ele aldığı ve görünüşe göre eski sorunları azaltma çabasının bir parçası olan üç uzun süreli çatışmada, bir dizi umut verici ancak kırılgan dinamikle giriyoruz. Bu, vaka bazında kavranması zorlu bir mücadele.
Türkiye’nin doğusunda Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki barış anlaşmasının nihayete erdirilmesi ulaşılabilir görünüyor. Bu arka plan karşısında Türkiye’nin 2026’da Ermenistan ile normalleşmesini hızlandırması muhtemel. Yine de Bakü’nün tercih ettiği takvim, Ankara’nın ne kadar ileri ve nasıl bir hızda hareket edeceğini kısıtlıyor.
Batıda Ankara-Atina ilişkileri, sürdürülebilir iletişim kanalları ve ön bildirim mekanizmaları aracılığıyla istikrara kavuştu. Ege ihtilaflarında kapsamlı bir çözüm henüz uzak olsa da gelişen angajman Kıbrıs meselesine ve Türkiye-AB iş birliğine olumlu yansıyabilir.
En karmaşık dosya, PKK çatışması. Bunun Irak ile Suriye üzerindeki yansımaları olmaya devam ediyor. Barış girişimi ciddi engellerle karşılaşsa da yıllar sonra potansiyel olarak kalıcı bir çözüme en çok yaklaşılan anı temsil ediyor.
Hepsi bir arada düşünüldüğünde, her iki taraftaki güvensizlik ve dış müdahaleler her üç çatışmada da engel teşkil etmeye devam ediyor.
Mohammed A. Salih, Dış Politika Araştırma Enstitüsü Ulusal Güvenlik Programı Misafir Kıdemli Üyesi
Irak-Türkiye ilişkileri muhtemelen geçtiğimiz yılın modelini yansıtacak: sürtüşme ve pragmatik iş birliğinin huzursuz bir karışımı.
Su, Ankara’ya belirleyici bir kaldıraç sağlamayı ve ilişkiyi şekillendiren en önemli mesele olmayı sürdürüyor.
Özellikle Irak’ta kötüleşen çevresel bozulma ortasında, Dicle ve Fırat üzerindeki üst kıyıdaş güç olarak Türkiye, Bağdat’ın seçeneklerini kısıtlamaya devam edecek şekilde su akışlarını araçsallaştırmaya hazır olduğunu defalarca gösterdi.
İkinci bir fay hattı, Kuzey Irak’taki Türk askerinin varlığı olacak. Son on yılda PKK ile mücadele gerekçesiyle kapsamı ve ölçeği genişleyen bu konuşlanmaların tartışmalı kalması muhtemel. Ankara ve PKK, 2026’da bir barış anlaşmasına varsalar bile, başta Türkiye’nin bölgesel stratejik hesabı daha geniş jeopolitik tam bir geri çekilmeyi engelleyebilir.
Aynı zamanda iş birliği vazgeçilmez olmaya devam ediyor. 17 milyar dolarlık Kalkınma Yolu Projesi, Irak’taki mali baskılar onu rayından çıkarmadığı sürece birlikte çalışmak için güçlü bir teşvik sunuyor.
Son olarak, Kürdistan Bölgesi’nin Türkiye üzerinden petrol ihracatı devam edecek gibi görünüyor ve bu durum, ilgili tüm tarafların yararına oluyor.
Nareg Seferian, Ermenistan, Türkiye ve Kafkasya jeopolitiği üzerine bağımsız araştırmacı
Türkiye-Ermenistan ilişkilerini etkileyen birincil faktör Ermenistan ile Azerbaycan arasında devam eden müzakereler. Ankara, politikalarının Bakü ile eş güdümlü ilerleyeceğini açıkça belirtti.
Türkiye’nin kendi ön koşulları da var: Ankara, geçmişte Dağlık Karabağ üzerindeki çatışma ve Ermeni Soykırımı ile ilgili kampanyalar gibi nedenlerle Erivan ile herhangi bir açılım konusuna mesafeli davrandı. Listeye eklenen son maddeler arasında “Zengezur Koridoru” veya “Trump Yolu” üzerindeki tavizler de yer alıyor. Daha fazla ön koşul gündeme gelebilir.
Ermenistan’ın iç siyaseti de bu konuda bir rol oynuyor. Seçimler, Haziran 2026’da yapılacak. Nikol Paşinyan’ın mevcut yönetimi Erivan’da iktidarı korursa ülkenin dış politikası mevcut rotada kalacak. Başka bir parti kazanırsa veya bir koalisyon kurulursa Ankara ve Bakü ile ilişkiler daha az istikrarlı hale gelebilir.
Daha geniş jeopolitik alana gelince, Batılı aktörler ve İran bölgesel dinamikler üzerinde kendi kaldıraçlarını koruyorlar. Türkiye’nin manevra alanları, her şeyden önce Rusya’nın Ermenistan ve bölgedeki dayanak noktalarına ne kadar sıkı tutunacağından etkilenecek.
İSRAİL/FİLİSTİN POLİTİKASI
Louis Fishman, Brooklyn College Doçenti; Türk ve İsrail/Filistin meseleleri üzerine yazar
İsrail-Türkiye ilişkilerinde 2026 için temel soru, iki ülkeyi bölgesel istikrarı tehdit eden bir çarpışma rotasından çıkaracak herhangi bir şeyin olup olmayacağı.
Türkiye yeni kurtarılmış bir Suriye’de nüfuzunu korumayı hedeflerken, İsrail bu değişen dengeyi yakından izliyor. Ankara, ayrıca Mısır ile 35 milyar dolarlık bir gaz anlaşmasını tamamlayan; Yunanistan ve Kıbrıs ile bağlarını güçlendiren İsrail’i de takip ediyor.
İsrail’in Somaliland’ı tanıması da mevcut anlaşmazlıklarını Afrika kıtasına taşıyabilir. Bu manevralar, Trump’ın öngörülemezliğinin rekabetin derinleşmesine alan bıraktığı dönemde ve tutarlı bir Amerikan stratejisinin yokluğunda gerçekleşiyor.
Bu ortamda, gelecekteki ateşkes aşamalarının bir parçası olarak Türk askerlerini Gazze’ye yerleştirecek her türlü plandan ne pahasına olursa olsun kaçınılmalı.
Gelecek yıl yapılacak İsrail seçimleriyle birlikte, daha stratejik düşünen bir hükümetin ortaya çıkması ve gerilimin tırmanmasını önlemeye yardımcı olması yönünde küçük de olsa bir umut ışığı kalıyor.
Kısacası; bölgede çok sayıda kriz kaynarken, eğer her iki taraftan politika yapıcılar yanlış tarafa bakarsa, daha büyük bir şeye dönüşmeye aday olan Türkiye-İsrail cephesi oluyor.
Gallia Lindenstrauss, İsrail Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü (INSS) Kıdemli Araştırmacısı
Gazze’deki önceki çatışma dönemlerinden farklı olarak, Ekim ateşkesinin 2026’da İsrail-Türkiye ilişkilerinde bir toparlanmayı tetiklemesi beklenmiyor.
Bu durum; ateşkese rağmen Türkiye’nin ticaret ambargosunu uygulama önlemlerini sıkılaştırması ve 37 İsrailli yetkili hakkında tutuklama emri çıkarmasıyla şimdiden belirginleşti. İsrail, Türkiye’nin Gazze’deki müdahalesini en aza indirme çabalarında ısrarcı olacak ancak (Gazze) Şeridi’nin sivil yeniden inşasına yönelik bu tür bir müdahaleyi engellemekte zorlanacak.
Potansiyel bir İsrail-Suriye güvenlik anlaşması, İsrail ile Türkiye arasındaki bazı gerilimleri yumuşatacak olsa da ilişkinin dönüşümü açısından etkili olması pek olası değil. Bu nedenle taraflar, Suriye hava sahasında karşı karşıya gelmemek için Nisan 2025’teki görüşmelerin ardından kurulan askeri yardım hattına hala ihtiyaç duyacaklar.
Doğu Akdeniz’de Kıbrıs’ın gaz çıkarma ve ihraç etme çabalarındaki ilerleme, muhtemelen İsrail’i de etkileyebilecek bir Türkiye tepkisine yol açacak.
Son olarak, İsrail ile Türkiye arasındaki gerilimi azaltmaya yönelik ABD’nin çok ihtiyaç duyulan baskısı diplomatik uçurumu daraltabilse de iki devlet arasında önemli bir uçurum varlığını sürdürmeye devam ediyor.
KIBRIS POLİTİKASI
Fiona Mullen, Kıbrıs merkezli danışmanlık şirketi Sapienta Economics Direktörü
Bence 2026, Türkiye ile (Güney) Kıbrıs Cumhuriyeti arasında hassas bir dansın yaşandığı bir yıl olabilir ve her şey, bir şey başarılmadan önce dağılmazsa ilginç bir şeye dönüşebilir. Eğer çok fazla anlam yüklemiyorsam, bazı küçük açılım işaretleri var.
Aralık ayının sonuna doğru Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, esasen Kıbrıs sorununu “park etme” ve bunun yerine enerji ve diğer konularda iş birliği yapma önerisinde bulundu. (Güney) Kıbrıs Cumhuriyeti Ocak ve Haziran ayları arasında AB dönem başkanlığını yürütüyor ve bazı zirveler için hem Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı hem de Sayın Fidan’ı davet etti.
Ve (Güney) Kıbrıs Cumhuriyeti Savunma Bakanı Vasilis Palmas, Rumların, Yunanistan’ın ve İsrail’in birlikte ortak bir hızlı müdahale gücü oluşturacaklarına dair haberleri hızla önemsizleştirdi. Bu arada ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’ın bölgesel ekonomik iş birliğini teşvik ettiğini görüyoruz.
Kıbrıslı Türkler de muhtemelen bununla ilgili olan büyük yeni enerji projelerinden bahsediyorlar.
Erol Kaymak, Kuzey Kıbrıs Doğu Akdeniz Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Profesörü
2026’da Ankara, Kıbrıs’ı çözmeden Avrupa’nın yeniden silahlanmasına “işlevsel” erişim arayışında olacak; tam üyelik yerine “SAFE” benzeri ortak üretim, taşeronluk ve AB tabanlı üretime öncelik verecek. Uygulamada Türk firmaları, AB ayak izlerini (Baykar’ın Piaggio Aerospace alımı) ve kilit üye devletlerle ikili paketleri derinleştirecek.
Siyasi bedel, büyük bir çözümden mobilite ve yönetişime kayıyor. AB Konseyi Başkanlığını yürüten (Ocak-Haziran 2026) ve Schengen üyeliği için bastıran Kıbrıs, veto kozunu sertleştirirken Brüksel, duraklayan AB-Türkiye vize serbestisini yeniden açıyor. Cumhurbaşkanı Nikos Christodoulides, ayrıca adım adım bir “AB iş birliği için PfP (Barış için Ortaklık)” merdiveni sundu. Türkiye Kıbrıs’ın NATO’nun Barış için Ortaklık programına girmesine yeşil ışık yakacak, Lefkoşa (Güney) ise daha yakın AB-Türkiye bağlarının önündeki engelleri kademeli olarak gevşetecek.
Ankara buna anayasal sıçramalarla değil, Kıbrıslıların seyahatleri ve Gümrük Birliği söylemi konusunda seçici karşılıklılıkla cevap verecek. Kuzey Kıbrıs’ta Tufan Erhürman’ın seçilmesi Ankara’nın yenilenen angajmana işaret etmesine ve Avrupa ile pratik iş birliğini savunmasına olanak tanıyor. Erhürman federal bir çözüm içinde siyasi eşitlik arıyor ki bu durum hala Lefkoşa’nın (Güney’in) kabul edebileceklerini kısıtlıyor.
Kıbrıs’taki 23-24 Nisan gayri resmi Avrupa Konseyi’ni ve Ankara’daki 7-8 Temmuz NATO zirvesini izleyin. Sonuç: sınırlı, anlaşma bazlı entegrasyon; Kıbrıs tıkanma noktası olmaya devam ediyor.
AB POLİTİKASI
Karol Wasilewski, Doğu Araştırmaları Merkezi (OSW) Türkiye, Kafkasya ve Orta Asya Bölümü Başkanı
2025’te Avrupa Birliği ve Türkiye ortak “stratejik faydalarını” yeniden keşfettiler. Bu durum üyelik müzakereleri, Türkiye’nin Avrupa savunma projelerine katılımı, Gümrük Birliği’nin modernizasyonu veya vize serbestisi gibi kilit alanlarda bir kırılmaya dönüşmedi ancak Türkiye’nin başta İtalya, İspanya ve Polonya olmak üzere birçok ülkeyle güvenlik ilişkilerinin pekişmesinde kendini gösterdi.
Özellikle İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından Türkiye’nin kötüleşen iç durumunun AB-Türkiye ilişkilerindeki yumuşamayı durdurmaması, belki de bu rotanın devam edeceğinin en iyi kanıtı.
2026’da Türkiye ile AB arasındaki ilişkiler şüphesiz güvenliğe odaklanacak. Başta Yunanistan ve Kıbrıs olmak üzere bazı üye devletlerin direnci ve AB içinde zayıflayan Alman liderliği, Türkiye’nin “SAFE II” gibi Avrupa programlarına daha geniş katılımını beklemeyi zorlaştırıyor.
Bununla birlikte, Türkiye’nin kendisini Avrupa güvenliğinin vazgeçilmez bir unsuru haline getirecek “ortak üretim adaları” inşa etmeyi hedefleyerek, seçilmiş Avrupa ülkeleriyle güvenlik ve savunma sanayii alanlarındaki bağlarını sürekli olarak güçlendirmeye çalışacağını düşünüyorum.
Özgür Ünlühisarcıklı, German Marshall Fund Güney Direktörü ve Ankara Bölge Direktörü
AB-Türkiye ilişkisinin 2026’da işlemsel ve seçici kalması muhtemel. Katılım müzakereleri büyük olasılıkla donmuş durumda kalacak ve Gümrük Birliği’nin modernizasyonu ile vize serbestisi gibi olumlu gündem maddelerinde ilerleme pek olası değil.
Rusya’nın Ukrayna’ya karşı savaşı ve değişen ABD güvenlik öncelikleri bağlamında Türkiye’nin Avrupa güvenliği için artan önemi göz önüne alındığında, dış politika ve güvenlik üzerine diyaloğu açık kalacak.
Bununla birlikte, Ankara ile Brüksel arasındaki kalıcı karşılıklı güvensizlik ve Türkiye ile bazı AB üye devletleri arasındaki çözülmemiş anlaşmazlıklar nedeniyle bu alanlardaki iş birliğinin “ad hoc” (duruma özel amaçlı) kalması muhtemel. Benzeri nedenlerle Türkiye, Karadeniz ve Kafkasya bölgeleri istisna olabilmekle birlikte muhtemelen AB bağlantısallık girişimlerinin dışında kalacak.
Yunanistan ve Türkiye arasındaki ilişkiler belirsizliğini koruyor. Mevcut göreceli sakinlik dönemine rağmen Yunanistan, İsrail ve Kıbrıs Cumhuriyeti arasında Türkiye’yi çevrelemeye yönelik artan koordinasyon, yenilenen gerilimleri tetikleyebilir ve mevcut gidişatı hızla tersine çevirebilir.
Riccardo Gasco, Bologna Üniversitesi’nde Doktora Araştırmacısı, İstanbul Politikalar Merkezi’nde Misafir Araştırmacı ve IstanPol Dış Politika Programı Koordinatörü
2026’da Türkiye-AB savunma ilişkilerinin uygulamada derinleşmesi, ancak siyasi olarak kısıtlı kalması muhtemel.
Ukrayna’daki savaş ve uzun vadeli ABD güvenlik garantilerine dair artan şüphelerle şekillenen Avrupa’nın yeniden silahlanma hamlesi; hıza, ölçeğe ve satın alınabilirliğe öncelik verecek. Bu bağlamda, Türkiye’nin savunma sanayii giderek bir “dışarıdaki” olmaktan ziyade yararlı bir ortak gibi görünüyor.
İş birliği, resmi AB-Türkiye çerçevelerinden ziyade esas olarak üye devletlerin öncülük ettiği ortaklıklar aracılığıyla ilerleyecek. Baykar-Leonardo girişimi gibi ortak girişimler, özellikle Türk firmalarının net avantajlara sahip olduğu dronlar ve diğer insansız hava araçlarında seçici entegrasyona işaret ediyor.
Bu düzenlemeler Avrupa hükümetlerinin, üyelik veya demokratik standartlar konusundaki hassas tartışmaları yeniden açmadan acil kapasite açıklarını gidermelerine olanak tanıyabilir.
Limitler kalacak. Siyasi güvensizlik iş birliğini kısıtlamaya ve daha geniş siyasi yakınlaşmayı engellemeye devam edecek. Ancak savunma sanayii açısından ortaklık giderek daha stratejik hale geliyor. Ortak üretim ve tedarik zincirleri kurulduğunda iş birliğinden geri dönmek zorlaşabilir.
2026’da Türkiye-AB savunma bağları yönetilen bir pragmatizmi yansıtacak: etkide stratejik, kapsamda seçici ve güvenden ziyade gereklilikle yönlendirilen bir yapı.
László Szerencsés, Stockholm Üniversitesi Türkiye Çalışmaları Enstitüsü (SUITS) Analisti
İster Macaristan’da Orbán iktidarda kalsın, ister Péter Magyar yönetiminde daha AB yanlısı bir hükümet ortaya çıksın; 2026 yılında Türkiye-Macaristan ilişkilerini üç sabit unsur şekillendirecek.
Birincisi, en azından yıl sonuna kadar Macaristan, Türkiye üzerinden TürkAkım boru hattıyla taşınan Rus doğal gazına bağımlı kalmaya devam edecek. Her ne kadar Ankara kendi arzını çeşitlendirmeye başlamış olsa da Budapeşte bir yıllık ABD yaptırım muafiyetinden yararlanmaya devam ediyor ve Rus gazına yönelik AB enerji yaptırımlarının 2026’da tam olarak yürürlüğe girmesi pek olası değil.
İkincisi, Türkiye’nin enerji merkezi olması Macaristan’ın kademeli çeşitlendirmesini şekillendirecek. Azerbaycan gazı halihazırda Macaristan’a ulaşıyor ve uzun vadeli altyapı projeleri sonunda Türkmen gazının Hazar Denizi üzerinden Azerbaycan’a, oradan Türkiye’ye ve Macaristan’a akmasını sağlayabilir.
Üçüncüsü, Macaristan’ın AB içinde Ankara için siyasi yararlılığı devam edecek. Hem Orbán hem de Magyar AB göç politikalarına karşı çıkıyor ve Türkiye’nin göç kontrolünü dışsallaştırmadaki rolü merkezi önemini koruyor.
Bir Magyar zaferi muhtemelen söylemi yumuşatacak ve Brüksel ile ilişkileri yeniden dengeleyecek ancak Ankara ile enerji ve siyasi bağları tamamen koparmayacak. Bir Orbán zaferi ise bu bağları derinleştirecek.
ASYA POLİTİKASI
Selçuk Çolakoğlu, Asya-Pasifik Çalışmaları Türkiye Merkezi Kurucu Direktörü ve Zhuhai-Çin’deki Pekin Normal–Hong Kong Baptist Üniversitesi Öğretim Üyesi
Türkiye ile Çin arasındaki İpek Yolu iş birliği, özellikle Rusya-Ukrayna Savaşı’nın ve AB’nin Rusya’ya yönelik yaptırımlarının neden olduğu Kuzey Koridoru’ndaki aksamalar sebebiyle önemli bir potansiyel barındırıyor.
Orta Koridor, Çin ile Avrupa arasındaki demir yolu kargosu için daha avantajlı bir rota olarak ortaya çıktı. Azerbaycan ile barış sağlanması durumunda Ermenistan’ın da dahil edilmesi potansiyeliyle birlikte; demiryolları ve limanlar dahil koridorun altyapısını geliştirme çabalarının yoğunlaşması bekleniyor.
Orta Asya ve Güney Kafkasya’yı Türkiye üzerinden Avrupa ve Doğu Akdeniz’e bağlayan bu rota, Çin alternatif ticaret rotalarına öncelik verdikçe daha fazla öne çıkabilir. İran, ABD yaptırımları ve İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki bölgesel rekabet nedeniyle Çin için cazip olmayan bir lojistik seçenek olmaya devam ediyor.
Dahası Çin, özellikle elektrikli araç sektöründe Avrupa Birliği ile ekonomik bağlarını güçlendirmeyi hedefliyor ve bu durum Gümrük Birliği üyesi olarak Türkiye için fırsatlar yaratıyor.
ABD ile Çin arasında beklenmedik bir jeopolitik kriz çıkmazsa, Pekin ile Ankara arasındaki ekonomik ortaklığın 2026 yılında daha da derinleşmesi bekleniyor.
Daria Isachenko, Alman Uluslararası ve Güvenlik İşleri Enstitüsü (SWP) Uygulamalı Türkiye Araştırmaları Merkezi üyesi
Türkiye, özellikle Türk Devletleri Teşkilatı aracılığıyla ikili, üçlü ve çok taraflı angajmanını sürekli güçlendirerek, Orta Asya’da ayrıcalıklı bir konuma sahip oldu.
Ankara’nın birincil odağı Orta Doğu olmaya devam etse de, Orta Asya’nın uluslararası sahada artan önemi göz önüne alındığında bu bölgede bir “otopilot” yaklaşımı benimseme lüksüne sahip değil.
Bununla birlikte Ankara, bölgesel Orta Asya platformuna katılmak da dahil Orta Asya ile ilişkilerini yoğunlaştıran Azerbaycan’a Avrasya meselelerinde “yardımcı pilot” olarak güvenebilir.
Türkiye’nin Orta Asya’daki öncelikleri Orta Koridor’u geliştirmek, enerji iş birliğini (yeşil enerji projeleri dahil) iyileştirmek ve ticari ilişkileri genişletmek olacak.
Ankara muhtemelen İran üzerinden Türkmenistan ile yeni bir “swap düzenlemesi” yapmaya çalışacak ve Kazakistan’da Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı üzerinden petrol sevkiyatını artırması için lobiciliğe devam edecek.
Buna rağmen, Ankara’nın uzun zamandır hayalini kurduğu Trans-Hazar Boru Hattı’nın öngörülebilir gelecekte gerçekleşmesi pek olası değil.
AFRİKA POLİTİKASI
Nebahat Tanrıverdi Yaşar, Alman Uluslararası ve Güvenlik İşleri Enstitüsü (SWP) Uygulamalı Türkiye Araştırmaları Merkezi misafir araştırmacı
2025 sona ererken Türkiye’nin Afrika politikası, özellikle Kuzey Afrika ve Boynuz bölgesinde pekişmiş bir varlığı gösteriyor; ancak değişken çatışmalara daha derin katılım, yapısal kısıtlamaları da ortaya çıkardı.
Ankara, ekonomik bağları güçlendirerek, arabuluculuk güvenilirliğini kullanarak ve eski rakiplerle normalleşmeyi ilerleterek güvenlik odaklı duruşunu dengelemeye çalıştı.
Libya’da bu durum hem batı hem de doğu gruplarıyla temas kuran bir riskten koruma (hedging) stratejisine dönüşürken, Mısır ile taktiksel uyum Sudan’da iş birliğine ve Libya ekonomisinde rekabetçi bir arada yaşamaya olanak sağladı.
İlişkilerin güvenlik odaklı kalmaya devam ettiği Sahel’de, gelecekteki başarı; yeni giren madencilik ve inşaat firmalarının bağları çeşitlendirebilmelerine ve Ankara’nın bir “kaynak karşılığı güvenlik” tuzağından kaçınmasına yardımcı olup olamayacağına bağlı.
Afrika Boynuzu’nda Sudan Ordusu’na desteğin artırılması stratejik bir kapana kısılma riski taşırken Somali’de eğitimden deniz konuşlandırmalarıyla operasyonel yerleşime doğru bir kayış yaşanıyor.
Gelecek yıl mali kısıtlamalar ve güç mücadelelerine maruz kalma durumu Ankara’yı bir yeniden kalibrasyona itecek; 2026’daki Afrika Eylem Planı revizyonları, güvenlik aktivizmini daha büyük bir jeoekonomik derinlikle hizalama ve muhtemelen daha istikrarlı Afrika ekonomilerine doğru daha fazla coğrafi çeşitlendirme çabasına işaret edecek.
Emadeddin Badi, Uluslararası Örgütlü Suçlara Karşı Küresel Girişim Danışmanı ve Kıdemli Üyesi
Türkiye’nin Libya dosyası 2026 yılına, Ankara’nın artık Trablus’un garantörü olarak değil, batık maliyetleri korumaya odaklanmış bir risk yöneticisi olarak hareket etmesiyle giriyor.
Trablus’ta Mayıs ve Haziran 2025’teki gerginlikler bu değişimi ortaya koydu: Türkiye’nin kaldıraç gücü, Ulusal Birlik Hükümeti (GNU) güçlendirmekten ziyade kısıtlamalar için kullanıldı.
2022 sonundan bu yana Ankara, Libya’daki bakış açısını genişleterek Hafter ve oğullarıyla benzeri görülmemiş bir kanal oluşturdu.
Bunun ardında, ideolojik bir mantık değil, birikimli bir mantık yatıyor: deniz sınırlandırma anlaşmasının onaylanmasını ilerletmek, Doğu Libya’nın yeniden inşa pazarlarına erişim sağlamak ve Trablus’un liderliği etrafındaki belirsizliğe karşı riskten korunmak.
2026’da bu riskten korunma stratejisinin sertleşmesini bekleyin. Trablus merkezli GNU’nun meşruiyeti erimeye devam ediyor ancak herhangi bir siyasi değişim hala yüksek bir başkent içi şiddet riski taşıyor.
Doğuda Hafter’in halefiyeti konusu, çocukları iç rekabeti yoğunlaştırdıkça belirsizliğini koruyor ve bu durum Ankara’nın yeni bağlarını hem değerli hem de yapısal olarak istikrarsız kılıyor.
Mısır’ın Türkiye’nin jeopolitik kaldıracına artan bağımlılığı ve Sudan çatışması derinleştikçe gösterdiği seçici güvenlik desteği, Kahire Ankara’nın hamlelerini endişeyle izlese bile bu eksen değişimini daha da normalleştirecek.
Jalel Harchaoui, Kuzey Afrika uzmanı Siyaset Bilimci, özellikle Libya üzerine çalışıyor
Türkiye, Libya’daki açık ara en etkili müdahaleci. Genellikle Başbakan Abdulhamid Dibeybe’nin bir destekçisi olarak görülse de Ankara, Hafter ailesine iddialı bir şekilde kur yaparak bu algıyı geçersiz kıldı. Türkiye’nin devam eden sempati hamlesi tek bir stratejik amaca hizmet ediyor: 2019’da Trablus ile imzalanan “Deniz Sınırı Mutabakat Zaptı”nın parlamento tarafından onaylanmasını sağlamak.
Ankara’nın Hafter ailesine—silah satışları ve diplomatik övgülerle—yaptığı kur, sadece Bingazi’nin sağlayabileceği yasama onayını almak için gerekirse Dibeybe’nin başbakanlığını feda etmeye hazır olduğu anlamına geliyor.
Bu hamle Mısır’ın Sirenayka’daki güvenlik doktriniyle çelişiyor ve sadece Yunanistan’ı değil İsrail’i de karşısına alıyor.
23 Aralık’ta Batı Libya’nın askeri komuta kademesini öldüren şüpheli uçak kazası Türkiye’nin imajını zedelese de Ankara’nın kararlılığı azalmış değil.
ABD Başkanı Donald Trump’a ayrıcalıklı erişimiyle güçlenen Ankara, 2026 yılında deniz yetki alanları mutabakatını resmi bir Libya yasasına dönüştürmeye bencilce bir şekilde odaklanmış durumda. Birkaç krizi tetiklemesi gerekse bile muhtemelen başaracak.
ABD POLİTİKASI
Alan Makovsky, Center for American Progress Kıdemli Üyesi (Daha önce ABD Temsilciler Meclisi Dışişleri Komitesi ve Dışişleri Bakanlığı’nda çalıştı)
ABD-Türkiye ilişkilerine hakim olması muhtemel konular tanıdık: F-35’ler, Suriye ve Gazze’de koordinasyon ve artan Türkiye-İsrail sürtüşmesi. Bunlar birbiriyle ilişkili; İsrail her birinde bir faktör ve Türkiye’nin her birinde hedeflerine ulaşamaması muhtemel.
Yönetim bir Suriye-İsrail saldırmazlık anlaşması arayışında olsa bile, Suriye’de Türkiye ve İsrail operasyonel düzenlemelerinin kurulması özellikle acil hale gelecek. SDG ile ABD ortaklığı, IŞİD’in yeniden canlanması karşısında devam edecek.
Gazze Ateşkesi’nin 2. aşaması uygulanırsa Türkiye inşaat ihaleleri alabilir ancak Trump’ın da gönülsüzce kabul edeceği İsrail reddi nedeniyle askeri bir varlık gösteremez.
Türkiye S-400’lerin mülkiyetinden vazgeçerse ve Trump, Kongre itirazlarını ve engellerini hiçe saymaya istekli olursa, F-35 satışını Kongre’den geçirebilir. Bunu seçim yılında yapması pek muhtemel değil ancak belki seçim sonrasında (Kasım/Aralık?) olabilir. Uzak ihtimal ama düşünülebilir.
Yönetimin engel olmadan hareket edebileceği Halkbank ve belki gümrük vergileri gibi alanlarda Trumpvari öngörülemezlikler saklı kalmak kaydıyla Türkiye fayda sağlayabilir.
İsrail veya Kongre ya da her ikisi tarafından etkilenen konularda Ankara’nın hedefleri önemli engellerle karşı karşıya.
Howard Eissenstat, St. Lawrence Üniversitesi Orta Doğu Tarihi Doçenti ve Tarih Bölümü Başkanı
ABD ve Türkiye bir nevi balayı yaşıyor. Erdoğan ve Trump birbirlerini açıkça etkili ortaklar olarak görüyorlar ve geçtiğimiz yıl bu iş birliğinin hem değerini hem de sınırlarını kanıtladı.
Ankara’nın perspektifinden en net kazanımlar Trump’ın Türkiye’nin Gazze ateşkesindeki arabuluculuk rolünü kabul etmesi ve Türkiye’nin Suriye vizyonuna verdiği destek oldu.
Ancak neyin gerçekleşmediği de bir o kadar önemli. Başta Türkiye’nin F-35’leri alması olmak üzere büyük savunma anlaşmaları; yasalar ve çözülmemiş S-400 sorunu nedeniyle hala engellenmiş vaziyette. Bu durum Trump-Erdoğan ilişkisi üzerindeki kısıtları vurguluyor. Kongre silah satışlarında belirleyici bir rol oynamaya devam ediyor ve her iki tarafın iyimser söylemlerine rağmen S-400 sorununa yönelik uygulanabilir bir çözüm görünürde yok.
Bunların hiçbirinin yakın zamanda değişmesi muhtemel değil. Trump ABD-Türkiye ilişkilerine olumlu bakıyor ancak özellikle 2026 ara seçimlerinden sonra kaldıracı muhtemelen azalacağı için bunlar üzerine siyasi sermaye harcayacak kadar da değil.
Soner Çağaptay, Washington Enstitüsü Türkiye Araştırmaları Programı Direktörü
Yurt içinde Ankara’nın PKK ve bağlı kuruluşlarını tamamen tasfiye etmeye yönelik diyaloğu ilerleyecek. PKK, Ankara’nın güçlü terörle mücadele kampanyasıyla barışa zorlanıyor; Türkiye’nin Kürtleri çatışmadan yoruldu ve Ankara, PKK’nın Suriye kolu olan ve şu anda SDG’nin bir parçası olan YPG’nin bir İsrail vekili haline gelmesini önlemek istiyor.
Silahsızlanma süreci güçlü bir muhalefetle karşılaşacak olsa da Cumhurbaşkanı Erdoğan, her iki grubu da tasfiye etmek için Ankara’nın gücüne ve ABD Başkanı Trump ile olan ilişkisine dayanacak. Buna karşılık Kürtlerin Türkiye ve Suriye’de siyasete daha fazla katılımı sağlanacak.
Bu strateji pro-Kürt DEM Parti’nin Erdoğan’a desteğini getirecek ve ülkenin bir sonraki cumhurbaşkanlığı yarışında ona yardımcı olacak. Ekrem İmamoğlu’nu süresiz olarak hapiste tutmak, Erdoğan’ın bu amaca giden yolunu temizleyecek.
Suriye’deki Türkiye-İsrail rekabetine rağmen Türkiye’nin deneyimli kurumları o ülkenin istikrara kavuşturulmasında kilit bir rol oynayacak. Orta Doğu barışına ve ABD politikasına yapılan bu tür katkılar, dikkat çeken Erdoğan-Trump kimyasıyla desteklenen ABD-Türkiye ilişkisinin gelişmesini sağlayacak.
Trump’ın Temmuz ayındaki NATO zirvesi için Ankara ziyaretine dikkat edin!
Selim Koru, Kültürkampf bülteninin yazarı ve Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV) Analisti
Ankara ve Washington arasındaki ilişkinin ilk hız tümseklerine çarptığını göreceğiz. İsrail ile Türkiye arasındaki gerilim daha da kötüleşecek. İsrailliler Washington’da hala üstün nüfuza sahip oldukları için Türkiye’nin bölgesel açılımını çok agresif bir şekilde test edebilirler. Bence Türkiye bu cephede oldukça savunmacı kalmaya devam edecek ancak bu daha önceki gibi işlemeyecek.
Ancak daha endişe verici olan iç gelişmeler; burada gerçekten haritanın dışındayız. 1950’den beri Türkiye vatandaşları bir noktada hükümetleri oylarıyla gönderme hakkını bekler hale gelmişti ancak bu durum 2025’te değişti.
2026’da yaşam koşulları kötüleşmeye devam ettikçe iktidar elitleri üzerinde daha önce hiç olmadığı kadar baskı birikecek. Bunu halefiyet sinyalleriyle yumuşatmaya çalışacaklar ancak bence bu sadece daha fazla zayıflık sinyali verecek.
Genel olarak Erdoğan sarayının kapasitesini aştığını ve 2026’da ciddi zorluklar yaşayacağını düşünüyorum. Bunu yürütecek enerjileri yok.
İNSAN HAKLARI
Yıldız Tar, Kaos GL Genel Yayın Yönetmeni
2026’da Türkiye’de LGBTİ+ haklarının gidişatı muhtemelen hükümetin “ailenin korunması” söyleminin derinleşmesiyle tanımlanacak.
Bu retoriğin siyasi söylemin ötesine geçerek; potansiyel olarak anayasa değişiklikleri veya sivil hakları, kuir varoluşu dışlayacak şekilde yeniden tanımlamayı amaçlayan yeni yargı paketleri aracılığıyla somut hukuki manevralara dönüşmesini bekliyoruz.
Sivil alanın daralmasının; STK’lar üzerindeki denetimlerin artması, sansür mekanizmaları ve keyfi barışçıl toplantı yasakları şeklinde devam etmesi bekleniyor. Ancak bu sistematik baskıya rağmen LGBTİ+ hareketi Türkiye’nin en dinamik ve dirençli muhalif gücü olmaya devam ediyor.
Bu nedenle 2026, sadece artan yasal kısıtlamaların yılı değil; topluluğun görünürlüğünün bizzat devlet destekli nefret kampanyalarına ve siyasi şiddete karşı meydan okuyan bir eylem haline geldiği kritik bir dayanıklılık testi olacak.
Lisel Hintz, Johns Hopkins Üniversitesi SAIS Uluslararası İlişkiler Öğretim Üyesi
Otokrasi gözlemcileri, Türkiye’deki medya kuruluşlarının birer güç konsolidasyon alanı olarak nasıl işlediğine daha yakından bakmalı.
2025’in başında İmamoğlu’nun muhalif potansiyelini zayıflatmak için kaç tane dava kullanıldığını izlerken; eski Habertürk gazetecisi Fatih Altaylı’nın tutuklanması ve mahkum edilmesi beni şaşırtmadı; onun şu an engellenmiş olan YouTube kanalının yaklaşık 1,7 milyon abonesi vardı.
Fakat benim en yakından izleyeceğim şey, eğlence sektöründeki muhaliflerin silinmesi. AKP’nin Türkiye’nin kültür endüstrisine açtığı savaş henüz bitmedi ki bu aynı zamanda henüz kazanılmadığı anlamına da geliyor. Artan suçlamalar, itibar suikastları ve mesleki kara listeler görmeyi bekliyorum. 2025’in menajer Ayşe Barım, LeMan dergisi ve şimdi Aleyna Tilki ile ilgili “yasal destanları” bu konuda ön gösterge niteliğinde. Ek olarak “Aile Yılı” sona erdikten sonra bile kuir medya içeriğinin daha fazla kriminalize edilmesini ve silinmesini bekliyorum.
Ayrıca saray entrikalarının haber ve eğlence medyasında nasıl yankı bulacağını da izleyeceğim. Eğer Diriliş: Ertuğrul Türkiye’nin Game of Thrones’u idiyse, belki de sıradaki Bilal (Erdoğan) dostu bir Succession uyarlamasıdır.
ÇEVRE POLİTİKASI
Elif Cansu İlhan, Climate Action Network Europe Türkiye İklim ve Enerji Politikaları Sorumlusu
COP31 başkanı ve ev sahibi olmak, Türkiye’nin iklim politikalarını spot ışıkları altına alacak. Hükümet bu odağı; fosil yakıtlardan, özellikle kömürden uzaklaşma yönündeki küresel trendi yakalamak ve adil bir geçiş planlamak için bir fırsat olarak kullanmalı.
Türkiye’nin yenilenebilir enerji konusunda iddialı planları olsa da hala adil bir geçiş planından yoksun ve yeni kömür santrali yatırımlarını desteklemeye devam ederek ülkenin iklim hedefini baltalıyor.
Yerel çevre koruma hareketlerinin direnişine rağmen tüm ülkede devam eden çevresel yıkım da adalet temelli bir iklim gündemi için önemli bir zorluk. Türkiye, ülkedeki ve dünyadaki insanların taleplerini COP sürecine dahil etmek için şeffaf süreçler oluşturmalı.
COP31 başkanı olarak Türkiye, iklim eyleminin aciliyetini kabul etmeli ve iklim adaleti ile hakkaniyeti merkeze alan katılımcı bir süreç oluşturmalı. Adil ve şeffaf bir süreç sağlamak için Türkiye Ulusal Katkı Beyanı’nı (NDC) güncellemeli ve derhal emisyon azaltımlarını teşvik etmeye başlamalı.
EKONOMİ POLİTİKASI
İris Cibre, Finans Yöneticisi ve Phoenix Danışmanlık Kurucusu
2026 yılında enflasyonla mücadele, özellikle mayıs ayından sonra TL’nin reel değer kazanmasının daralması ve Merkez Bankası’nın faiz indirimlerinde zorlanmasıyla daha zor bir aşamaya girecek.
Bu durum 2026’nın reel sektör için kolay olmayacağı anlamına geliyor; krediye erişimin en azından ikinci yarıya kadar rahatlaması pek olası değil.
Diğer bir risk, referandum ve seçimler yaklaşırken ekonomi politikalarının gevşetilme potansiyeli. Böyle bir hamle enflasyonla savaşı sona erdirir.
Döviz riski en önemli tehdit olmaya devam ediyor. “Taşıma ticareti” (carry trade) ile desteklenen rezervler, yatırımcılar çıkarsa hızla buharlaşabilir. Ne yazık ki istikrarlı menkul kıymetlere dönüşüm görmüyoruz ve girişler sınırlı kalıyor.
Dahası; yaklaşık 2,5 trilyon TL’lik para piyasası fonunun vadesi bir gecelik; TL’nin reel olarak değer kazanmasıyla birlikte döviz talepleri de her geçen gün artıyor.
Paradoksal olarak Merkez Bankası’nın yüksek reel faiz politikası, kendi kendini besleyen bir döviz riski yarattı. Sığ menkul kıymet piyasaları yabancılar için cazip olmaktan uzak kalırken, tüm vade türlerinde yüzde 30’un üzerinde olan tahvil getirileri, bazı iyileşmelere rağmen enflasyon beklentilerinin yetersiz kaldığını göstermektedir.
Öte yandan, teknoloji, savunma, Zengezur gelişmeleri, nadir mineraller ve CAATSA konularındaki ivme olumlu dengeler sağlayabilir.
Hacer Foggo, Derin Yoksulluk Ağı Kurucusu
Türkiye 2026 yılına , yoksulluğun ve eşitsizliğin derinleştiği bir eşikte giriyor. TÜİK’in 2025 Gelir Dağılımı verilerine göre en yüksek gelir grubunun toplam gelirden aldığı pay yüzde 48, en düşük yüzde 20’nin payı ise yüzde 6.4.
Bu tablo krizin yükünün haneler arasında adilce paylaşılmadığının açık göstergesi.
Saha çalışmalarımda en belirgin kırılmanın barınma ve gıda alanlarında yaşandığına tanık oluyorum.
Haneler için eğitim giderek son sıralara itiliyor. Okul beslenmesi koyamayan, aç gittiği için derse odaklanamayan çocuk sayısı artıyor.
Bu, 2026’da çocuk işçiliğinin, okul terklerinin ve evsizliğin yaygınlaşacağına dair acil bir uyarı.
Nitekim TÜİK verileri de 15–17 yaş grubunda “çocuk işçiliği” işgücüne katılım oranının yüzde 24.9’a yükseldiğini ortaya koyuyor.
Yine TÜİK verilerine göre; kadınların yüzde 31.5’i, 65 yaş üstü nüfusun yüzde 23.3’ü yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında.
Yoksulluk artık yalnızca gelir kaybı değil; çocukların beslenmesini, bilişsel gelişimini ve geleceğini, yaşlıların ise bugününü tehdit eden yapısal bir eşitsizlik halini aldı.
Çok geç olmadan ülkemizde, okul yemeği başta olmak üzere barınma ve gelir güvencesi ile sosyal korumayı güçlendiren, ekonomik kararları insan onuru ve haklara erişim ölçütleriyle değerlendiren bir insan hakları ekonomisi yaklaşımı benimsenmeli.
Analizlerde yer alan görüşler yazarlara aittir; Stüdyo recap’in görüşlerini yansıtmak zorunda değildir.
Stüdyo recap, Turkey recap’in içinden doğdu. Stüdyo recap hızlı gelişen Türkiye haber döngüsünü anlamlandırmanıza yardımcı olmak için kurulan ve Türkçe içeriklere yer veren bağımsız ve okuyucu destekli bir haber platformudur.
Stüdyo recap’in kadrosu, deneyimli parlamento muhabirleri Ceren Bayar, Yıldız Yazıcıoğlu, editör Günsu Durak ve sosyal medya uzmanı Demet Şöhret’in bir araya geldiği 4 kişilik bir ekip.
Turkey recap ve Stüdyo recap; Turkey recap Medya Ajans Hizmet ve Tic. Ltd. Şti. bünyesinde yer alıyor.
Daha fazla bilgi, geri bildirim veya önerileriniz için bizimle iletişime geçin: info@turkeyrecap.com
Sitedeki içerik kategorilerimiz;
Recap Odak, Recap Posta, Video-Podcast
Sosyal medya hesaplarımız:
Youtube: @StüdyoRecap
İnstagram: @studyorecap
Twitter: @studyorecap
Tiktok: @stdyo.recap
Bluesky: @studyorecap.bsky.social


